Pazartesi, Haziran 22, 2009

Bir Sebebi Olmalı...

Taksim, sabaha karşı 4 suları. İstiklal üzerinde 18 yaşlarında zıpır zıpır percing' li miercing' li 3 genç önümüze çıkarlar ve...

Çocuk : Sizinle fotoğraf çektirebilir miyiz?
Eray : HAYIR
Çocuk : Neden?
Eray : ... (yürümeye devam eder)
Çocuk : Bir sebebi olmalı ama yaaa....

Çok güldüm... Çok tatlıydı çocuk. Neden fotoğraf çektirmek istedi bilmiyorum ama sonra çok acıklı bir sesle bir sebebi olmalı yaa diyince üzüldüm... Bir sebep bulup anlatmak istedim... Ama tabi sebepsizce ve de edepsizce gülerek yürümeye devam ettik :)

Neyse o saatlerde neden oradaydık peki? Eskiden olsa normaldi ama son senelerde artık öyle sabaha kadar barlarda kalacak ne isteğimiz ne de halimiz oluyor... Ev hali, uyuşukluk daha bir çekici geliyor. Ama kıçımızı kaldırıp da bir arkadaşımızın doğumgünü vesilesiyle kendimizi zorlayıp gittiğimiz o gece, Taksim gecelerimiz arasında en unutulmazlardan biri oldu :)

Gidişte sırf köprü geçme kısmı bile 1 buçuk saat süren yolculuk bizi Taksim' e gitmeye yine tövbe ettirdi... Ama iyi ki gitmişiz :)

İlk başta gittiğimiz arkadaşımızın doğumgünü güzel ve hijyenik bir mekandaydı. Kutladık, pasta kestik, fotolar çekildi, eğlenildi ve makul bir saatte de çıktık. Herşey normal. Sonra Melkon' un bir arkadaşının bir partisi vardı oraya uğrayalım dedik. Bu arada İstiklal' de Balo Sokağın paralelinde, daha doğrusu o sokakla çatal yapan dar bir sokak vardır. O sokak çıldırmış. Sakın girmeyin. Artık orası bir sokak değil bir mekan olmuş. Sadece masalar var ve de oldukça yüksek volume' lu canlı Türk pop müziği eşliğinde delilerrrrr gibi dans eden insanlar. Bir an ezileceğimi filan sandım. Kalabalık, stadyum konseri saha içi hengamesinden halliceydi.

Neyse Balo Sokak' tan biraz aşağı yürüdük ve adının hiçbiryerde yazılı olduğunu görmediğim bir mekana geldik. Mekan adını vermek istemiyorum (bir sebebi olmalı ama yaaa) :)

Merdivenleri (sanırım 4 - 5 kat) çıktık ve ev gibi bir yere geldik (ya da ben öyle hatırlıyorum). 10-15 kişi filan vardı hiçbirini tanımıyoruz filan derken Orkun' u gördük. Karşılıklı bir algı komedisi yaşayıp kopunca doğru yere geldiğimize emin olduk. Didem’ i de görünce tamam yanlış olamaz dedik. Balkon kısmı olduğunu sonradan öğrendiğim yerden, yapraklar dallar arasından da Melkon çıkınca tamam herşey yolunda dedik.

Melkon herzamanki gibi yüzünü görünce mutlu olasın gelen bir insan. Hemen mutlu olduk biz de :) 'Melkon abi hani çalışacaktın' diyen birilerini duyunca eyvah dedim, burada ağır iş var yardım edeyim Melkon' a. O da hemen atladı tabi. Ülkenin en iyi emekçisi burada diye beni lanse edip (ya da gaza getirip) oturttu bir yere. Sonra gelsin kahkaha gitsin gümbürtü.

Parti sahibi Melkonların okuldan bir arkadaşıydı. Yurtdışında yaşıyor ve İstanbul ziyareti sonrası bir veda partisi yapıyormuş. Biz parti sonuna kadar bunu hoşgeldin partisi sanıyorduk. Olsun ne farkeder. Alkolün ortak paydaş ve sosyal bir tutkal olduğu yerde sebeplerin / bahanelerin bir önemi kalmıyor...

Birbirini direkt olarak tanımayan ancak arkadaşın arkadaşı şeklinde bağlantı kurulabilecek insanlar topluluğuyduk o gece... Çok eğlendik. Bir eksiğimiz vardı : Banu’ cum. Marvin’ in kuduz aşıları sebebiyle gelemedi :( Banucuuuuuuuuuuuum bir daha ki sefere sen, Marvin ve kediler de gelsin lütfen...

Bilmem artık eğlencemize katkıda bulunan özel kişiler sayesinde mi yoksa bu şekilde 'relax' bir ortam oluşturan kişiler sayesinde mi ama genelde gülmekten karınlarımızı tuttuğumuz, Taksim ve dolayısıyla İstanbul'un gürültülü havasını soluduğumuz, şehir ışıkları yüzünden yıldızları gözükmeyen gökyüzüne bakıp hayat güzel diye içimizden geçirdiğimiz, Bubbles' ın Kiev maceraları, Melkonların sürreal evdeki objelerle ilgili maceraları ile süslü , kısacası dolu dolu eğlenceli bir gece oldu...

Melkon' a daveti, parti sahibine misafirperverliği, kuzenine paylaşımı, mekandaki garsona sabrı ve oradaki herkese candanlığı için çok teşekkürler...

Geceden bazı parçaları aşağıya atıyorum...
Keyif paylaşılmalıdır ;)

- “and your name was?”

- CD’ ler sadece plastikten mi yapılır sorunsalı --> elektronik mühendisine sormayı unuttuk

- İşyerinden arkadaş sürprizi

- Melkon' un gene yanlış anlattığı ve gecenin sonunda doğruyu öğrenmemizle yarılmamıza sebep olan media rug - movie rug paradoksu

- Prototip koltuk üzerindeki durum toparlamalar

- Çivi koltuk ve çivinin ne olduğu tartışmaları --> ucu sivri olmayınca çivi olmazmış

- "abi biz iyiyiz o zaman"

- Kiev' e giden Bubbles’ ın Ikea' ya gittiğini sanıp hikayeleri öyle dinlemek şeklinde yanlış anlamalar

- ALES' e girecek öğrencilerin gecenin sonunda ‘alles gut’ olmaları

- Melkon' un sadece 1 yudum alıp sonra izini kaybettiği biralar

- Ortak paylaşım biraları

- Melkon - plasma küre yakınlaşması

- Headliner hakkı

- Saksıda keçi boku arama operasyonu --> bununla ilgili şüpheye düşmek bile istemiyorum :)

- "kulak olayını anlatacaktın Melkon" --> anlatmaya başladı da anlatabildi mi hatırlamıyorum :)

- Mekanda bizden başka kimse kalmadığı ve huzura ermeye az kala bir anda garsonun gelip: "bişi sorcam, hesabı siz mi ödiceksiniz?" diyerek bizi ayıltması....

- Şampiyon’ da kokoreç , Bambi’ de de ‘olabilecek herşey’ tıkınmaları

- Foto isteyen çocuklar

- Eve gelip yılın en uzun gününe doğan güneşin doğuşunu kutlamamız

- Ve mutlu uyku...
....

Bir Tutam Tuz...


Haneke' yi özledim... Haneke' li günleri. Çok haz aldığım filmleri.. Neyse ki yaz sonu hüznünü hissettirmeyecek filmler gelecek. Michael Haneke , Lars Von Trier, Quentin Tarantino vs...

DM gibi 12 albümü olan ve albümlerindeki neredeyse tüm şarkıları güzel olan bir grubun hayranı olduğum için şanslı olduğumu düşündüm demin. Çünkü bir şarkıyı n defa dinlerseniz sıkılırsınız. DM için de bu böyle tabi ama dinleyebileceğiniz 200 şarkı varsa sıkıldıklarınızı bi 8-9 ay dinlemeden oyalanabiliyorsunuz diğerleriyle. Sonra ilk sıkıldıklarınıza tekrar döndüğünüzde 'ahhh evvvettt' oluyorsunuz... Çünkü güzeller ve özlemişsiniz...

Bir süredir yok dizdir yok diştir yok tiroittir yok astımdır vs derken sıkıldım. Hiçbir sağlık sorunu yaşamamış ve yaşamayan insanların hayatlarını merak etmekteyim. Ne kadar şanslı olduklarının farkındalar mı acaba? Bütün bunlar sırasında hastanelerde orda burda daha ciddi sorunlarla cebelleşen insanları gördükçe ben şanslı olduğumu düşünüp mızmızlanmama antrenmanlarına başladım. Hayatın ve sağlığın değeri hiçbirşeyle kıyaslanamaz.
Bir arkadaşımın bir lafı geldi aklıma. Öncelerde çalıştığım bir işyerinde 4. kata çıkmak için asansör beklerken bize gelip : "Aaa hadi canım merdivenden çıkıverin. Yürüyebiliyorken kullanın bacaklarınızı..." demişti... Ne kadar haklı di mi?

İş güç - hadi biliyoruz hepsi yalan , bile bile yiyor yutuyoruz da ne zaman hazmedebilicez bilmiyorum. Bekliyorum... Varsa bu hayatın sodası, içmek istiyorum...

Alaladelik diye bir taht var... Kendimi oraya rahatça oturtabilsem o zaman sorun kalmicak. Ondan sonra vur patlasın çal oynasın :)

Pazartesi, Nisan 20, 2009

Personal Oxygen

Kaçmak o kadar da kolay değil... Hatta neredeyse mümkün değil. Kaçıp gittiğin yerde de yine bu düzen, yine bu dünya var.

'Medeniyet'in içine doğmuş çocuklarız biz. Ama henüz bunu sindirememiş jenerasyonlarız. Kapitalist düzen kölelerini sakınmadan çekinmeden damgalayıp bir kenara koymayı tamamladığı, insan haklarının sadece belli bir topluluk için geçerli olduğu resmen kabul edildiği gün sindirmiş ve sindirilmiş olacağız.

İnsanlığımızdan bu kadar uzaklaştığımız bir medeniyet bizi buraya götürecek elbette... Ne bekliyorduk ki? Yapay hava soluduğumuz konforlu ofislerimizde ve kredi ile alınmış apartman dairelerimizde, arabalarımızda etliye sütlüye karışmadan yaşarken kendi hijyenik küçük dünyamızın birer medeni efendisi olduğumuzu mu zannediyoruz yoksa? "Kariyer de yaparım çocuk da" sloganını idealimizmiş gibi benimseyerek , gaza gelip çocuklar doğurup sonra da o çocuklara bakamayıp, para ile baktırdığımız kendi çocukları yalnız annelerin işvereni değil miyiz biz? Kısacası kendine köle satın alan köleler değil miyiz? Örnek olarak gösterdiğim bu konu çok ironik aslında. Ne kariyer sahibi ebeveynler kendi çocuklarıyla birlikte ne de bu çocukların bakıcıları... Çocukların bir el değiştirmesi daha doğrusu birer el kayması söz konusu... Bunun sonucunda da ne sen mutlu, ne ben, ne de çocuklar...

Örnek bir kenarda kalsın, ben düşünmeye devam edeyim... Şu insanlıktan dolayısıyla da insanlardan uzaklaşmak konusu en çok acıtıyor beni. Biz kariyer sahibi medeni insanları biraraya getirsen bir bok etmeyiz. Paramız olmadıktan sonra... Paramız varsa kolay... Böyle olunca insanın lanetler yağdırası kaçıp gidesi geliyor... Bankacıların klasik hayalleri filan : Bıktık bu hayattan canım. Aaaa kaçıp gidelim artık buralardan ! Küçük bir sahil kasabasında bahçeli bir vs vs diye gidiyor uzun uzun yazamayacağım, herkesin ezberinde var nasıl olsa.

Bu ezbere kaçıp gitmeyi gerçekten yapmak aslında hiç de kolay değil... Ne kaçmak, ne kalmak... Bir kere insan olmanın gerekliliklerini atmışız genlerimizden çoktan... E üstüne üstlük köle-efendi düzeni zaten her yerde... Bir de bu medeni halimizle birey olmaya o kadar körü körüne takmışız ki kafayı birarada olmayı zaten beceremiyoruz... İnsanlarda duygu denen bir şey olduğunu unutmuşuz hatırlatılsa da anlamıyoruz. Sadece kendi duygularımız var çünkü biz bireyiz. "Alanım var benim, ben bir bireyim. Oksijeni bile kişiselleştirdim."
Kişisel oksijen, kişisel hayat...

Sorunca da aslında yalnızlıktan hoşnutuz... E tabi ipodumuz laptopımız internetimiz vs de olacak... Yani insan ya da canlı olmasın da tüketen ve tüketebildiğimiz diğer herşey olabilir... Başta para... "Param ve ben" ile mutluyuz... Başka da bir seçenek bilmiyoruz, yaratamıyoruz... Çok da mümkün değil işte... Kurduğumuz düzen böyle çünkü...

Suya atılan tuz zerrecikleri gibiyiz. Çık da sen ben erimeyeceğim de... Bu yürekle ve bu insanlıktan uzak ruhla ZOR !

Dön evine al bilgisayarını aç müziğini bak cep telefonunun alarmından uyanmana kaç saat kaldığına ve otur blogunu yaz...

Ruh gözüne perde çek, ruhunu kör et ve yaşamaya devam et... Nasıl olsa birgün öleceksin... Uğruna öldüğün bir şey olmadan...

Mammoth (2009) - Lukas Moodysson

Teşekkürler (u)mutsuzluğumu anladığın için...

19.04.2009
Nişantaşı CityLife Cinema Cafe

Çarşamba, Nisan 01, 2009

2 seyircili DEV konser...U2 3D

Teknolojiye mi şükranlık duysam, müziğe mi, sinemaya mı bilemiyorum... Arada böyle beni şaşırtan, kalbimi hızlı hızlı çarptıran, bana gecenin bir yarısı blog yazdırtan heyecanlar ve deneyimler olmasa sebzeliği iyice benimseyeceğim. Şükür ki bunlar var...

Söz konusu deneyim U2 3D tabi ki... Bu deneyimin nasıl birşey olduğunu yazmayacağım çok fazla. Bono' nun yanağınızı okşayacak kadar dibinizde olması duygusunu tarif etmek zor :) E tabi bir de müziği... Dijital teknoloji çağı geyiklerine hiç girmeyeceğim zaten, o Tolga' nın işi :)

Canımmmm Bigeciğimle yaşadığımız bu U2 3D akşamı anımızı anlatacağım biraz... 1 hafta önceden karar verip Türkiye - İspanya maçının olduğu günü seçtik bu deneyim için. Milli duygularımız yok sanılmasın, haftasonu oynanan maçtan sonra rövanşın çok da keyifli olmayacağını düşündüğümden, Eray' ın da maça gidecek olmasından, evde de tek başıma maç seyretmeyeceğimi bildiğimden ve en önemlisi de maç saati her yerin boş olacağını bildiğimizden seçtik bu günü. İyi de etmişiz.

Palladium' daki gösterime gitmek için plan yaptık. Bigecim de taksim deki eğitiminden çıkıp gelecekti. 19:30 matinesi de süper olacaktı. O gün çok heyecan yaptım ben :) Konsere gidecek kadar olmasa bile konsere gider gibi heyecan yapıp gaza getirdim kendimi. Herkese ilan ettim gideceğimizi :) Bigecim de heyecan yapmış. Kısacası hevesimiz doruklarda...

Neysem işten çıkıp Palladium' a gittim. Bige de varınca biletleri almak için gişeye gittim. Gişedeki kızla aramda yaklaşık şöyle bir diyalog geçti:

- U2 3D 19:30 matinesine 2 bilet
- Teknik bir arıza sebebiyle gösterim olmayacak malesef
- Ehehehe 1 Nisan şakası di mi?
- Hayır
- Nasıl yaaa? Ciddi olamazsınız!
- Malesef
- Sonraki seans peki?
- Yok, bugün hiç gösterim olmayacak ama yarın olacak.
- !!!!!...@!?^#
Bige de duyunca benzer bir tepki verdi : ŞAKA !!!!

Sinirlerimizi bozmaya fırsat vermeden hemen Tepe Nautilus Cinebonus' u aradık. 19:45 seansı vardı. Yetişiriz dedik ama koşturmaca olmasın diye 21:45 seansına gidelim dedik. Nasıl olsa kocalarımız da maç ile oyalanacaklardı :) Orada da teknik bir arıza olup olmadığına emin olmak için gişeye bağlandım, bağlanmışken bir de rezervasyon yaptırdım.
Sonra gittik cook shop' ta rahat rahat yemek yedik, bırbırbır sohbet ettik, keyif çattık. Biraz da mağazaları dolaştık. E tabi bir iki bişiler de aldık. Alışveriş doğamız gereği napalım :)
Maç başladığında Tepe Nautilus' a doğru yoldaydık. Oh ne güzel yollar bomboş. Tepe Nautilus da öyleydi keza :) süper süper süper. Orada da bir güzel gezdik. Tepe Home' da 'yankee candle' ları kokladık , görevliler elektronik bölümündeki dev ekranlarda maç izliyorlardı bu arada :) Ve diğer tüm mağazalarda da öyle :) Sanki alışveriş merkezini boşaltmışlar gibiydi. Biz mağazalarda o bluz senin bu kemer benim bakınırken arkalardan maç sesleri geliyordu :) Dünyada tek gibiydik. süper süper süper :) Ama tabi sinemada da öyle olacağını düşünmemiştik.

Siz hiç hepsi birden terkedilmiş 6 sinema salonu gördünüz mü? :) Gişedeki kızların bize garip garip bakışlarından çakmalıydık :)

Sinema görevlileri de tabi toplanmış maç izliyorlar. Görevlilerden bir tanesi lütfen bize salonu açtı ve gözlüklerimizi verip kaçtı :)

- Tek biz mi varız salonda sayın görevli?
- Evet

Salona girdik ve işte o an çok güzeldi :) Nereye oturacağımızı şaşırdık, attık eşyaları, aldık ayak uzatma aparatlarını (aslında onlar koltuk yükseltici şşş). Yaaa bi sn oturmaya ne gerek var ayakta da izleriz canımız isterse :)

Bige bana teşekkür etti : rezervasyon yaptırdığın çok iyi olmuş duygucum :)))

Taktık gözlüklerimizi veeee Bonoooo... Aaaaaaaa ister istemez elimizi uzattık ikimiz de :) Duramıyor ki insan, dokunası geliyor. Çünkü Bono sana bakıp şarkı söylüyor, elini uzatıyor... Ellerini havaya kaldırmış seyirciler senin yanında, önünde, dibinde... Biliyorum 3D nasıl birşey hepimiz deneyimlemişizdir daha önce. Ama bu öyle böyle diil. Konser... Hem de devvv gibi bir U2 konseri.

O enerjiyi bilenler bilir. Dev stat 10.000 lerce kişinin enerjisi...
Kah oturarak kah ayakta, alkışlayarak, dans ederek izledik...
Çooooook güzeldi.


İyi ki maça denk gelen seansa gitmişiz gitmişiz Bigecim...
Keşke U2' yu TR' de canlı da izleyebilsek... Aslında daha doğrusu keşke insan haklarına gereken hassasiyet gösterilse ülkemizde de...

MUJX

Cuma, Mart 13, 2009

Bant...

Bu dergiyle beni ilk tanıştıran tabi ki sevgili Nietzsche Guevara olmuştu :) Yıl 2004' tü sanırım. İlk aldığımda dergiyi birşeye benzetememiştim. Ağırlıklı olarak müzik içeriğine sahip olmakla birlikte herşeyden bahsediyordu. O zamanlar kalıba sokamadığım, adlandıramadığım şeylere biraz ürkek yaklaşıyordum. Çünkü kendimi de etiketler olmadan ifade edemezdim çok. O yüzden dergiye de çok ısınamamıştım. Ve bir müddet almadım. Ama aylık dergilerimi alırken hep bir yandan gözüm Bant' ı da arar ve kapağına bir bakış atardım.

Aradan 3 yıl geçti... 2007 yılında bir gün bir kez daha deneyeyim diye aldım Bant dergisini. Sonuçta kapakları hep çok çekiciydi.

Ne güzel tesadüf ki o ay konu olarak seçtikleri şey benim de araştırmak istediğim ancak bir türlü vakit ayıramadığım bir konuydu. Şimdi bir çırpıda o konuyla ilgili bir çok bilgiye hatta bir çok farklı bakış açısına da erişmiştim. Ne güzel de oldu, o aydan itibaren sektirmeden aldım Bant dergisini.

Her ay da büyük bir keyifle okuyorum. Ciddiye alıyorum. Diğer aldığım bazı dergiler gibi resimleri ve başlık paragraflarını okuyup geçmiyorum. Her yazısı ayrı bir besin kaynağı...
Ben bu dergiden besleniyorum.

Yazımın başında da demiştim. Bir kalıba sokamam Bant'ı. Özgür ve "biricik" diyebilirim belki bir de sıradışı. Önemli bir diğer özelliği de bazı müzik gruplarını Türkiye' ye getirip bizlere canlı izleme şansını sağlıyor olması... Her sayısındaki kapak dizaynı değişik sanatçılara ait oluyor. O sayıda o sanatçıyı ve eserlerini de konu ediyorlar... Bu sayede dünyanın farklı yerlerinden bir sürü sanatçıyı tanıyoruz.

Belki görmüşsünüzdür, 50. özel sayısında konu ATATÜRK' tü. Her yerde okuduğumuz bildiğimiz şeylerden çok farklı yazılar vardı. Arşivlik bir sayıydı...
Kapaktaki portreyi Bant dergisi için çizen de Shepard Fairey adında bir sanatçı. "Fairey has created portraits – sometimes iconic and mythic, sometimes satirical and iconoclastic – of world leaders, skateboarders, musicians, authors, and dozens more. " Shepard Fairey 'nin eserlerinden örneklere ve bir röportaja yer verilmiş dergide.

Mart-Nisan sayısındaki kapak dizaynı da (yazımın ilk başında) artık abarmış olunca yazmadan, reklamını vermeden edemedim. Kapaktaki gördüğünüz foto birçok renkli kağıdın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir eserin fotoğrafı. Derginin içerisinde bu hipnotik eserlerden daha çok var. Bu eserlerin sahibi Jen Stark. Sitesini de inceleyebilirsiniz : link

Bant' ın Mart-Nisan sayısının konusu da FATURA. Valla okuyunca benim sinirlerim tepeme çıktı. Sinirleriniz sağlamsa okuyun derim... Bu araştırma için dergi yazarlarına çok teşekkür ederim.

Derginin bir de sanal ortamda bir adresi var : link

Benzersiz ve çok özel bir dergi BANT...

Sevgiler...

Cumartesi, Mart 07, 2009

Kayıp Aranıyor !

:(
C.R.A.Z.Y. dvd' m kayıp !
Görenlerin en yakın zamanda bana haber vermesini rica ediyorum.

Ben bu filmi çok seviyorum. Arada koyup izlerim hep. Hatta blog' umda da yeri olmuştur filmin : link

Bu sabah da yağmurlu haftasonu + diş ameliyatımı bir türlü olamama + pms' i atlatıp mensturasyonumu yaşayamama sonucunda girdiğim bunalıma tek ilaç olacak olan bu filmi izleyeyim dedim... Ama yok.. Bulamıyorum :(
Bunalımıma bir bunalım daha eklenmiş oldu :(

"Çok çaresizim birisi bana yardıma gelebilir mi?" :)

Duygu the ÇILDIRAN...

Ayça Şen...

Keşke bu kız bizim arkadaş grubumuzda olsaydı... 7 Mart Radikal gazetesinde yazdığı yazıdan alıp şu aşağıya kopyaladığım paragraf bana bir OH dedirtti. Çünkü yalnız değildim bunalımımda...

.........

Ve kitabın bir yerinde, benim de bir süredir gurur duyduğum ‘hiçbir şekilde uç duygular yaşamamak, aşk, şevk, dengeleri tehlikeye sokacak herhangi bir gereksiz hassasiyet olayına girmemek’ dinamiğime ‘güüm’ diye bir açıklama yaptı : Bu, Amerika’nın içinde bulunduğu durumdu. Kapitalizm öyle bir içlerine işlemiş ki, sadece iş, maddi olarak hayatta kalmak, başarıyı yaptığın işlerle çerçevelemek ve bunun sonucunda aşktan, şevkten ve insanın doğasının ahlakına dair bütün değerlerin; mesela çalkantılı, alengirli, sonuçsuz, bireysel olarak eğiten ilişkilerin yok olması...
.........

Yazının tamamı için : link

DOT Bilsarda


Uzun zamandır DOT Tiyatrosu Vur / Yağmala / Yeniden turlarımız hakkında yazmak istiyordum. Derken sevgili Necla'm bir mail attı ve onun üzerine bana yazacak başka birşey kalmadı :)

Pazar sabahları DOT klasiği:
Cumartesi akşamı: Tüh! yarın DOT'a gidilecek
Pazar sabahı: Burcu hadi! geç kalacağız. Ya hala yine korkarak gidiyoruz ya, deli miyiz biz?
Hala hadi, yine geç kalıyoruz.

Arabaya binme, gözlüğü yukarda unutma, koşarak gidilip alınma.
Gülerek size bakan yeğeninizin müstehzi bakışlarından kaçınma.
Taksim park yerinde VIP'ye park etmek için çaba harcama.
Koşarak Starbucks'a varma ve o güzel kahve kokusunu içimize çekme.
Sıcacık koltuklarda canım arkadaşlarımın bir kısmı ile sanki kendi evimizin salonunda oturur gibi günaydınlaşma, yeme içme.

Şakalaşarak Bilsar binasına elimizde kahvelerle yürüme.
Bilsar'a varıp bakalım bu sefer burada oturanların hangileri oynayacak bugün diye etrafına bakınıp belki Serkan'ı görürürüz diye düşünme.
Bazen hiç bitmese isteme, bazen de çabuk bitse de beraber bir yerlerde otursak isteme.
Bitince oyunculuğa hayran olma.
Oyunu hayatımızdaki detaylarla özdeşleştirme.
Güzel bir şey seyretmenin üstelik de bunu en sevdiğin arkadaşlarınla yapmanın kıvancını hissetme.
Yine harika organizatörümüze şükran duyma.
Zeynebimin önerdiği hep güzel olan yerlerin birinde oturup lak lak yapma. (Bu sefer Eray sen ortaya oturacaksın hiç anlamam, ben de gülmek istiyorum, hem sen neden CC'desin?)
Sonra da evli evine köylü köyüne yapma...
Seviyorum DOT sabahlarını...

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Anılar (yakın geçmiş zaman)



Bazı yakın geçmiş anılarım var aklımdan çıkmıyor. Ama belki bir gün çıkacak. En azından detayları... O yüzden yazmam lazım...(Tolga : Duyguuuu yaz bunları)

En başta hep andığımız hiç unutamadığımız Haziran 2006 tatilimiz... 2006 Temmuz Depeche Mode konseri. Yaşadığım en büyük heyecanlardan biri : Eray' ın aylar sonra sahne önü bileti bulması...

Tolga' nın Depeche Mode sevmesi...
Tolga' nın elinde poşetle (red bull ve carnival) ile gelmesi. Bekirli hoşgeldinler...
Tolga' nın bizimle çamaşır asması. DM dinleyip transa geçmelerimiz.

Dans...

Dans...

Dans...

Amy' nin yılbaşı konseptleri... Sürprizler...

Yeliz' in konsept partileri... Crazy Hair, Funny Hats, Retro Party...

Nuty max !
Yar ne zamaaaaan? Yar ne zaman...?...

DM partilerinde, İstiklal' de sarhoş geceler...

Tolga, Eray , Amy , ben ve bekir...

"Yaz bunlarıııııııı"

İlkokul ortaokul lise klişeleri....

"Buraya işesem anormal olur mu acaba? " gerçeklik duygusunu kaybetmeler...

Uykusuz geceler...

DM şarkı sözleri...

Müzik...

Balkon muhabbetleri, ballı hardallı tavuk... Motosiklet... Fenerbahçe !

SİNEMA !!!

Festivaller...

Yalkın....

Aşk, evlilik, sadakat, open relationship , homoseksüellik, monogami, poligami, kulak deldirmeler, dövme...

Shotgun !

C.R.A.Z.Y.

Shortbus !

Cinsiyet...

İnsan hakları... Mülteciler...

Bubbles... Pınar...

Gece yatıya kalmalar... Sızıp kalmalar... Mumları unutmalar...

Koşuyolu, Radika, Kirpi kahvaltıları, ayılamamalar, balık-rakı...

Derbent....

Kanada, Polonya, Türkiye...

Ayrılıklar... Ve kavuşmalar...

No hidden catch, no strings attached... Just FREE LOVE...

Perşembe, Kasım 20, 2008

Çok zaman olmuş...



Yine uzuuuuuuuuuuuuun bir ara vermişim. Sanırım bir özet geçmek gerek neler oldu bitti diye...

En en en önemlisi benim canım herşeyim bitanem hasta oldu :(

Ama sonra iyileşti :)
Zor zamanlar geçti. İyiyiz şimdi.

Yeni bir dil öğrendik : "Feysbukça".

Canım arkadaşlarım ve ben işler değiştirdik. Her birimiz bir yere dağıldık. Amaaa gerçekten dağıldık mı? Hayır. Allah dağıtmasın :)

Yelisciiim konsept partileri yaptı. Hepsinde deli gibi eğlendik. Hayatım boyunca unutamayacağım partilerdi :) Yenilerini bekliyoruz...

"Gaykedi"yi keşfettim :)

"Bigejiiiiiiiiiim" diye bir sevgi yumağım oldu :)

Kitaplar okudum en güzeli "Never Let Me Go - Kazuo Ishiguro" idi :)
Bir sürü film izledim en güzelleri "Towelhead" , "Vicky Cristina Barcelona" ve "Benny's Video" idi...

Festivaller oldu, gittim. Dot yeni oyununa başladı, gidiyorum ve Mayıs' a kadar da gideceğim.

Bir sürü kilo aldım :)
Amaaaaaaaaaa sigarayı bıraktım :)

Yeni bir ülke daha gördüm. Paris' e aşık oldum. Amsterdam' ı Barış sayesinde analiz etme şansı bulduk :)
Evvet Körfez Bar' ı bu yaz da gördüm. (şükür).

Bir dönem Tolga kendini kaybetti. Ama sonra buldu...
Sonunda Polonya' ya yerleşti...
Amy Canada' ya avukat olmaya gitti...
Biz Türkiye' den destek veriyoruz :-P

Hala eş durumundan FB' liyim.
Bir de şimdi iş durumundan yazılımcı oluyorum...

Hayır hayır hayır hala çocuk yapmadık...
Amaaaaa çocukluk yapmaya devam ;)

Sevgiler...

Cumartesi, Şubat 16, 2008

İlk aşk...


Ota boka ağlamaya başladığımdan mı -ki bu yaşlanıyorum demek- yoksa haklı olduğumdan mı bilmiyorum... Ama çok ağladım...

Uzun zamandır istiyordum Barış Manço 'nun eski albümlerini indirmek. İnternet sağolsun. İndirdim. Listeye aldım... Play... İlk parça ikinci üçüncü derken "Aynalı Kemer" başladı, ben bittim... O zamana kadar kendimi tuttuğum kabahatmiş... Ama o nasıl ağlamak öyle... Gören ciddi bişi oldu sanır...
Ama yok, sebep yok...

İyi ki evde yalnızdım. Ne anlatırdım ben Eray 'a ?
"Üüüüüüuüüüüüü bilmiom neden ağlıoooommm üüüüüüü... "

Aslında ota boka ağlamıyorum...
Aslında haklıyım... Müzik de koku gibi benim için... Hafızamla çok yakın ilişki içinde...
İnsanın birlikte büyüdüğü şarkılar başkadır. Herkes bilir...

Ben sanırım Barış Manço 'yu bir o zamanlar, yani çook ufakken bir de ilk defa şimdi YALNIZbaşıma dinledim.

Çocukken evimizde bir pikap vardı. Bir de annemlerin 'hippi'lik döneminden kalan LP 'ler. Onların arasında tabi ki en sevdiğim Barış Manço 'nunkilerdi... İlkokulda bile değildim ama öğrenmiştim pikabın nasıl çalıştırıldığını. Annem evin binbir türlü işleri ile uğraşırken ben salonun kapısını açar, o kocccaman odada tek başıma olmanın hazzı ile çalıştırırdım pikabı. Tabi o zamanlar "ZAMAN" denen şey derya deniz... Zaman sadece yatma ve yemek zamanlarında varlığı akla gelen , gerisi sonsuz olan birşeydi... O sonsuz zamanlarda sonsuz büyüklükteki salonumuzda sonsuz yalnızlığımla dinlerdim Barış Manço 'yu. Tek çocuk olmanın dayanılmaz hafifliği... Ve de yalnızlık... Seni anlayan kimse yok :) Belki o yüzdendir dilimden düşmez bu laf : "beni kimse anlamıyor". Alışkanlık işte :)

Ben sanırım oedipus kompleksimi Barış Manço ile yaşadım... Evet ilk babamla evlenicem demişim diğer kızlar gibi. Ama sonra Barış Manço ile...

Ben o adama aşıktım. Ama bilmiyordum ki neydi o olanlar. O utanmalar. O hislenmeler...
Sözleri tam anlamasam da şarkılarını dinlerken bir tuhaf hüzünlenmeler... Televizyonda çıkınca nefesimi tutmalar... En çok da utangaçlık... Neden utandığımı bilmeden...

Annemler biliyorlar tabii çok sevdiğimi Barış Manço 'yu. O dönemde çocuk olmuş hangi çocuk sevmez ki? Benimkisi biraz farklıydı ama olsun ;)
Bir gün annem ve anneannemle birlikte arabada bir yerlere giderken, (annem daha 70 lerin başında araba sahibi olan ve araba kullanan asortik tiplerden peh peh. Gülşen Bubikoğlu hesabı makyajlar, Vakko' dan giyinmeler filan. aah ah...) annemler Barış Manço 'yu gördüler yolda başka bir arabada ve durdurdular. Annemle anneannem dertlerini -daha doğrusu derdimi- anlattılar ve Barış Manço indi arabadan. Ama ben kıyameti kopardım, inmedim arabadan. Utandım çünkü... Kimse anlamadı gene beni... Israrla beni arabadan indirmeye çalıştı annemle anneannem. Ama sanırım o anladı. Bizim arabamızın yanına geldi ve beni eğilip öptü yanaklarımdan... Ben utandım... Hem de çok. O kadar ki ağladım utancımdan...
Hep utandım sonra da. Hatta bir zaman sonra sevdiğimi inkar ettim Barış Manço 'yu...

Hep sakladım. Dişi olarak duygularımı bastırmam gerektiği öğretildi birçok diğer kadın gibi bana da... Çok ufaktım. Bilmiyordum neden veya neyi saklamam gerektiğini ama saklamalıydım. Meğer benim ilk erkeğim oymuş :)

İşte ben o yüzden bugün deli gibi ağladım sanırım... Haklıymışım... Bir de çocukluğa özlem tabi... O zamanlara... Sonsuz gibi sandığım hayata...
Buyrun işte burada o güzel şarkı... Belki siz de ilk aşkınızı hatırlarsınız...

Perşembe, Ocak 31, 2008

Perşembe, Ocak 10, 2008

Güç...

Her işte bir hayır vardır...

Çarşamba, Ocak 09, 2008

...

.......................................................
We have assembled inside,

This ancient and insane theater
To propagate our lust for our life,
And flee the swarming wisdom of the streets.

The barns have stormed
The windows kept,
And only one of all the rest
To dance and save us
From the divine mockery of words,
Music inflames temperament.

Ooh great creator of being
Grant us one more hour,
To perform our art
And perfect our lives.

We need great golden copulations,
When the true kings murders
Are allowed to roam free,
A thousand magicians arise in the land


Where are the feast we are promised?

.......................................................

Çarşamba, Ocak 02, 2008

Ben bu menüden istiyorum :)

Hayat Lokantasi
2008 Menü

Baslangiclar
* Coktandir beklediginiz, iyi haber
* Kokusunu hic unutmadiginiz, annenizin kurabiyeleri
* Huzurla yasanan, sicacik bir ev
* Eski ceketin cebinde bulunan, bir miktar para

Ara sicaklar
* O özlediginiz, unutulmaz tatil
* Her göz temasinizda bulacaginiz, can dostlariniz

Ana Yemekler
* S a g l i k
Katkisiz

* A s k
Delicesine

* M u t l u l u k
Sonsuz

* B a s a r i
Fevkalade

Tatlilar
* S a n s
En bolundan

* N e s e
Gönlünüzden ne gecer, caniniz ne cekerse.

* Bir de Mousse Chocolate :)

Sefin tavsiyesi
Yil boyu, hepsini tadin.
2008 'in tadi, damaginizda kalsin.

İyi seneler !

P.S. Bir de iyi filmler olsun bu sene...




Perşembe, Kasım 29, 2007

DOT Tiyatrosu

Kürklü Merkür...

http://www.go-dot.org/













P.S. Merak edenler için o dövmede şu yazıyor :

"EST SULARUS OTH MITHAS"


Anlamı :
ekşide

Pazartesi, Ekim 22, 2007

Popcorn' dan kaçarken horultuya yakalanmak...

Bu sene ne kadar çok horlayan var festivalde (Filmekimi)... İnanılır gibi değil. Üstelik filmler de öyle karanlık , hiçbirşey anlaşılmayan (?!?) Avrupa filmi değil :)))

Madem horlayacaklar neden geliyorlar insanlar festivale? Şu ana kadar gittiğim tüm filmlerde en az 1 tane horlayan vardı. En son gittiğim filmde ise sağımdaki de solumdaki de horluyordu.
Sağımdaki bir çift. Kız dürtüp uyandırıyodu çocuğu horlamaları artınca ya da çocuğun horlaması "peak" yapınca kendi horultusuna uyanıyordu. Olacak iş değil. 1,3 ,5 derken 10 kez dürtülünce çocuğun uykusu kaçtı tabi. Ama bu sefer de kız arkadaşı daldı gitti. Bu kez de çocuk onu uyandırıyo, beni uyutmadın sen de uyuma misali :) Delirelim mi topyekün napalım bilemedim?

Tamam ben hiç sinemada uyumamış bir insan değilim. Uyudum evet. Ama etrafımdakileri rahatsız etmemişimdir. Horlamadıktan sonra derdim değil ama bu sefer de gerçekten o filmi görmek isteyen ama bilet kalmadığı için gelemeyenlere üzülüyorum... Uyuyanlar yüzünden onlar açıkta kalıyor.

Bir de çıkışlarda şöyle yorumlar var : "ay ne kötü filmdi hiç çekilmese de olurmuş yaaani".
Aferin :) Siz de hiç gelmeseniz daha iyi olurmuş.

Nedir bu festival manyaklığı kardeşim? Yiyosa Akbank Caz 'a gidin :) Orada kolay değil öyle horlamak filan. Gerçi ona da gidip atıp tutanlar varmış... Neysem... Hepsi Kenan Doğulu yüzünden. "Festival gibisin katılmak istiyorum" diye şarkı yaparsan bütün Kenan Doğulu hayranları dolar festivallere...

Not : "CONTROL" diyorum...

Çarşamba, Eylül 12, 2007

"Sleeping With Ghosts"

Bu sene sonbaharın geldiğini ilk kez geçtğimiz Cumartesi hissetmiştim. Ama birşey eksikti. Yağmur...

Yağmış ama ben görmedim. Sonbaharın ilk yağmurunu bu akşamüstü gördüm... O esinti, o koku, damlalar, gökyüzünün ve yaşamın o rengi...

Sonbahar ve kışı sevmem derim hep ama bu akşamüstü ilk gördüğümde sevindim. Mazoşistçe bir sevinç. "Soulmate" imle karşılaştım çünkü... Uyuyordu uzun zamandır... Hayaletleriyle birlikte... Melankoli mevsimi ile birlikte o da uyandı...

Serviste eve dönüyordum. Bu mevsimde ev daha bir özlenir oluyor. Kapanasım geliyor eve. Konuşmasam... Gülmesem... Hiçbir şey yapmasam... Sadece "soulmate" im ve ben olsak, kimse olmasa...

"Soulmate" imle en sıkı fıkı olduğunm üniversite yıllarım canlandı birden servisin buğulu ön camında. İTÜ Ayazağa kampüsünün saramış yapraklarla dolu yolları... Sırt çantam, "soulmate" im ve ben... Dersler bitmeye yakın hava kararmaya yüztutardı ilk zamanlarında bu mevsimin. Kampüsten çıkmak istemezdim. Bu yağmurda trafik, insanlar, ev... İstemezdim. Haklıymışım da. Ben orada acı çektiğim zamanlarda bile mutluydum. Çünkü "soulmate" im vardı hep yanımda. Beni bırakmazdı. O ve ben ve binbir türlü derdimiz... Arkadaşlarım ve onların dertleri... Annem söylerdi hep ama ben bir türlü içselleştirememiştim o zamanlar : "tüm derdin bu olsun". Ne güzel bir dilekmiş o... Seni seviyorum annem :)

O dertler yıllar öncesinde kaldı. Şimdi ise hiç derdim yok...

Tek derdim "soulmate" imle artık karşılaşmıyor olmam. Çünkü ona ayıracak zamanım yok...

Okuldan mezun olmadan önce çok söylemişimdir : "bi bitse şu okul" diye. "bi bitse şu hayat" demenin alt kümesi değil mi bu? Şu da geçse, o da bitse , bu gelse... Zamanın hızı yetmiyormuş gibi... Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi...

Okul bitti. İşe girildi. Para kazanmaya başlayınca bir gurur, bir sevinç ! "İşe yarıyorum ben!". Öğrencilerin asalaklar topluluğu olduğuna o kadar inandırılmışız ki... Para kazanmaya başlayınca sevindik. "Ben birşeyler üretiyorum, karşılığında da bana para veriyorlar. Bana ve yaptıklarıma değer veriyorlar. Çok teşekkürler onlara her kimseler".

Bu kadar mı saf ve masumdur gençlik denen şey?

Öyleymiş...

Yıllar geçer, o gurur "ben hayatımı veriyorum, karşılığı bu mu?" ya dönüşür. Ama yapabildiğin başka birşey de yoktur ki !!! Yıllar geçer, kabullenilir; evet ben zamanımı, hayatımı satıyorum. Karşılığına ev ve araba aldım ! Ben buyum işte, evim ve arabam kadarım. Bu ediyorum...

"Soulmate" im, tüm sözlerini bir kiralık kasaya sakladım. Affet ! Ama sen arada yine uyan böyle. Sesini duymayı seviyorum...

Soulmate dry your eye
Soulmate dry your eye
Cause soulmates never die !

Perşembe, Eylül 06, 2007

Gürkan Bey...


Bundan bir kaç ay önce beraber sizin çektiğiniz fotoğraflara bakıyorduk. Kendi çektiğiniz fotoğrafları eleştirip yorumlamıştınız bana... O zaman anlamıştım yıllardır dinlediğim , okuduğum fotoğraf sanatının inceliklerini...
Siz böyle bir insansınız... Birkaç cümle ile bir dünyayı anlatabilen, yüzlerce cümle ile tarif edilemeyecek kadar özel bir insan...
Yine kendi çektiğiniz bu fotoğraftaki kadar renkli, bu fotoğraftaki kadar güzel olsun hayatınız...
Sizi çok özleyeceğim...
DUYGU

Perşembe, Ağustos 09, 2007

Highlight of the day !

Güzide popüler müzik radyo kanallarımızdan birisi bir şekilde bir remix keşfetmiş ve 1 aydır çalıyorlar. Radiohead 'in çok sevdiğim Street Spirit (Fade Out) parçasının basit ama bir o kadar da güzel bir remix 'i. Ama remix 'in kime ait olduğu yazmıyor. Ben de hergün o remix 'i dinleyeceğim diye bu kanalı dinlemek zorunda kalıyorum. Çünkü bu güzide kanalımız keşfettiği şeyin ne olduğunu bilmiyor. Komik email 'leşmeler oldu aramızda pek saygın DJ 'lerle... Ben de bu süre içerisinde bir sürü remix indirdim ama hiçbiri o değil...

Sonunda bugün Nietzsche Guevara 'ya danıştım. Onun kim olduğunu bilenler bilir...

Sevgili güzide radyomuzun DJ 'lerinin verdiği abuk subuk bilgiler sonucu Nietzsche Guevara 'nın ulaştığı remix de o değildi...

Abuk subuk bilgi de şu : "Parçada Telefon Tel Aviv yazıyor. Tel Aviv parçanın kaydedildiği yer. Bulmanız biraz zor."
Aslında Telefon Tel Aviv elektronik müzik yapan Chicago 'lu bir grup ve gerçekten de remix yapmışlar ama o remix çalan remix değil. DJ 'lere bunu ilettim ama bu bilgi onların ne işine yarar bilemem :)

Nietzsche Guevara radyonun sitesinde bulunan 16 sn. 'lik sample 'ı dinledi ve 4 dakika sonra parça bendeydi... İsimsiz bir remix 'i buldu yani. 1 aylık kabusum da sona ermiş oldu.

Bu arada ben de ciddi ciddi Nietzsche Guevara 'nın insan üstü bir varlık olduğunu düşünmeye başladım... Bilenler bana hak verecektir :)

Radiohead - Street Spirit (Funkagenda Remix)

Teşekkürler Nietzsche Guevara :)